Yazılarım

Etiketlemelerin Hayatımıza Etkisi Hakkında

Hepimiz, doğduğumuz andan itibaren bizi muhatap alan olumlu veya olumsuz çeşitli nitelemelere, etiketlemelere, yaftalamalara maruz kalmışızdır. Güçlü-zayıf, güzel-çirkin, akıllı-gerizekalı, uslu-yaramaz, sorumlu-sorumsuz, becerikli-beceriksiz, sessiz- geveze, yapar-yapamaz, suçlu-suçsuz, paylaşımcı-bencil, başarılı-başarısız, olumlu-olumsuz, negatif-pozitif vs. Bir de bunların doğrudan bize söylenen fiil hallerini düşünün; sen başarırsın-sen asla başaramazsın, sen akıllısın-sen geri zekalısın, sen özelsin-sen bir hiçsin, senden herşey olur-senden hiçbir şey olmaz gibi.

Bize bunları söyleyenler ebeveyn, eş, kardeş, öğretmen, sevdiğimiz sözüne güvendiğimiz birileriyse üzerimizdeki etkileri daha da fazla olabilir.

Bu yazıda bunların olumsuz nitelik taşıyanlarından bahsedeceğim. Örneğin, anne veya babanız veya öğretmeniniz verdikleri herhangi bir görev, ödev vs.yi bir nedenle yapmadığınız için size “sorumsuz” demiş olsun. Ve bunu başka anlarda benzer veya farklı konularda değişik kereler tekrarlamış olsunlar. Aslında bunları büyük ihtimalle bu sözü gerçekte sorumsuz olduğunuz için değil daha sorumlu olmanız için söylemiş de olabilirler. Sebebi ne olursa olsun bu tarz ifadelerin olası etkileri üzerinde düşünelim.

-Siz ya bunu kabul ederek, zaten “sorumsuz” olarak görüldüğünüze göre veya ne yaparsanız yapın böyle görülmeye devam edeceğiniz inancı oluşturmuş olarak, “sorumsuzluk” olarak etiketlenen davranışlara devam etmekte sakınca görmeyerek, gerçekten sorumsuz bir karakter geliştirebilirsiniz. Ve bu sorumsuz karakterle hem kendiniz hem de diğerleri için acı, üzüntü yaratarak nötürlemek durumunda kalacağınız ciddi bir karmik yük altına girebilirsiniz.  

-Veya “sorumsuz” biri olmadığınızı size bunu söyleyen insanlar hayatınızda olsa da olmasa da diğerlerine ve kendinize böyle biri olmadığınızı kanıtlamaya adanabilir ve bunun için sürekli ödün veren, sağlıklı sınırlar oluşturamayan veya aşırı kontrolcü, anksiyeteli hatta obsesif kompülsif biri haline gelebilirsiniz. Üstelik siz elinizden geleni yapsanız dahi, bu konu iç dünyanızda çözümlenmediği sürece de kazanmanızın mümkün olmadığı bir mücadele haline gelerek, işletim sistemindeki bir nevi virüs gibi her anınızı zehirlemeye devam edebilir. Ve siz bunu ispatlamaya çalıştıkça, dışarıdan son derece öz güvenli görünseniz dahi derinlerde kendinize dair şüpheniz asla azalmaz ve sona ermez, kendinizi olduğunuz haliyle kabul etmenizin ve sevmenizin önünde aşılmaz bir engel olarak durur. Ve bu ispat süreci nedeniyle, siz doğal halinizden uzaklaştıkça, yani akışla varoluşla uyum halinde olamadıkça, frekans, titreşim giderek düşer, öz varlığınızla bağlantınız daha da zayıflar, sonuçta ne yazık ki amaçlanmayan bir şey gerçekleşerek zihin-beden özdeşleşimi (egosal yapı) daha da güçlenebilir. Ki ilk durumda da gerçekleşen bu olur.

Bunlar, şu an sadece tek bir örnek üzerinden konuşurken dahi hayal edilebilecek bazı komplikasyonlar. Bu etiketlemeler “bencil, haylaz, beceriksiz, aptal, işe yaramaz, ezik vs” gibi bir çoksa, birey açısından konunun oldukça çetrefilli ve kompleks hale gelmesi de mümkün. Ki kişinin sevgi ve ilgi görmeden büyüdüğü, sevilemez, kabul edilemez, eksik, yetersiz biri muamelesi gördüğü, yok sayıldığı, her türden şiddet ve istismara maruz kaldığı durumlardan bahsetmedik bile.

Belki şu an biz de bize söylenmiş bu tarz ifadeleri hatırlamış, çeşitli durumlarda çocuklarımıza, eşimize, öğrencilerimize veya başkalarına bu tarz ifadelerle hitap etmiş olduğumuzu fark etmiş olabiliriz. Bu tarz sözleri birilerinin (tanıdığı tanımadığı) birilerine ne kadar kolaylıkla söylüyor olduklarını izlemiş olabiliriz.

Öncelikle birinin yaptığı, söylediği herşeyi onun içsel durumunun iç dünyasının dışa yansıması, projeksiyonu olarak tanımak önemli. Bu bizim yaptıklarımız, söylediklerimiz için de geçerli. Ben birilerinde sorumsuzluk, bencillik, negatiflik görüyorsam, tanıdığım bildiğim bir şeyi fark ediyorumdur. Yani bende de olanı diğerinde görüp tanımış olurum. Diğeri bana bu konuda aynalık yapmış olur. Bazen de diğerlerinde olandan bağımsız olarak sadece bende olanı diğerlerine yansıtmış da olabilirim. Herkes kendi karanlığını da aydınlığını da diğerlerinde görüp tanımakta veya yansıtmakta, çoğu durumda ise bunları yadsıyarak, kendindekini yok sayarak veya kendinin asla öyle olmadığı varsayımı ile diğerlerini yargılayıp, yaftalamaktadır. Hepimizin gölge benlikler olarak derinlerde sakladığımız, gizlediğimiz, gömdüğümüz, ancak yine de hala orada var olmaya, arka planda hayatımızı etkilemeye devam eden böyle alt karakterlerimiz, benliklerimiz, yönlerimiz var.

Özetle ilk aşamada birileri bize böyle şeyler söylediyse bu söylemlerin, davranışların onların projeksiyonu veya biz birilerine söylediysek bunun bizim onlara projeksiyonumuz olduğunu fark ve kabul etmemiz özellikle önemli.

Böyle bir durumun farkında vardığımızda biz de hazırsak regresyon veya benzeri çalışmalarla geriye doğru ilk ortaya çıktığı anıya giderek konuyu bilinçli farkındalık alanında çözümlemek mümkün olabilir.

Böyle bir çalışmaya ulaşamadığımız durumda yapabileceğimiz bir şey olabilir mi?

Öncelikle günlük bilincimizle bu türden söylemleri anımsıyorsak, kendimizi bunları “ne red, ne de kabul” noktasına getirecek türden bir anlayış geliştirmek, yani nötr hale gelmek önemli. Bunları değiştirmeyi samimi olarak istiyorsak ve artık hazırsak, işe tüm bunları kabul edip haklı çıkaracak veya reddedip aksini ispatlayacak türden düşünce, duygu ve davranış kalıplarımızı fark edip ayıklamakla başlayabiliriz. Ve bu esnada sadece kendimize değil diğerlerine yönelik söz ve davranışlarımızı da mercek altına alarak konunun bizden yansıyan boyutlarından haberdar olmak için farkındalıklı dikkat uygulaması yapmak da çok önemli. Üstelik bu şekilde yaramızın, diğerlerini de yaralamasının ve sonraki nesillere aktarılmasının önüne geçme konusunda etkili bir adım da atmış oluruz. Bu arada regresyon ve benzeri tekniklerle yapılan çalışmalardan fayda görsek bile yukarıda “anda anın dikkati” denebilecek türden farkındalık çalışmalarına günlük yaşamda yer vermek her durumda yararlı olur.

Yazılarım

Alışkanlıkları Değiştirmek

Kendimize, ailemize, çevremize, topluma ve hatta dünyaya zararlı, yıkıcı ve sabote edici nitelikte düşünce, davranış, tepki gösterme ve hatta hissetme alışkanlıklarımız olabilir. Bunu okurken aklımıza değişmesini istediğimiz veya bizde olmasını istediğimiz bir kaçı gelmiş olabilir. Örneğin daha az yemek, fevri olmamak veya eyleme daha çabuk geçebilmek, öfkeli veya alıngan olmamak, daha rahat hayır diyebilmek, daha olumlu yaklaşmak, daha sakin olmak, daha az kontrolcü olmak gibi pek çok örnek bulunabilir.

Bu alışkanlıklar bir anda ortaya çıkmadılar. Bu alışkanlıklar ebeveynlerimizden toplumdan öğrenilmiş, model alınmış olabilecekleri gibi, genetik aktarımlarla ortaya çıkmış, reinkarnasyon olduğunu düşünüyorsanız geçmiş yaşam kaynaklı da olabilirler. Kimi durumlarda da travmatik olsun olmasın bazı deneyimler, yaşanmışlıklar kaynaklı olarak öyle düşünmeye, hissetmeye ve davranmaya da başlamış olabiliriz. Sebebi ne olursa olsun, alışkanlık dediğimizde benzer durumlarda ve aynı koşullarda ortaya çıkan bir tekrarlanma durumu, bunlara önemli bir enerji yatırımı ve belki de en önemlisi farkında olalım veya olmayalım derinde bunların bize hizmet eden/ettiğine inandığımız bir yönü vardır. İkincil kazançlar olarak ifade edilebilecek bu yönler nedeniyle vazgeçmeye hazır olmayabiliriz, diğer bir ifadeyle bu alışkanlıktan vazgeçmek istemeyen, vazgeçmeye gönülsüz tarafımız/taraflarımız olabilir.

Öncelikle yıkıcı nitelikte veya yapıcı olmayan (huzuru, güveni, denge ve uyumu desteklemeyen) bir alışkanlığımız olduğunu fark etmek ve kabul etmek gerçekten çok önemli bir aşamadır. Çoğumuz bunu kabul etmekte dahi güçlük çekeriz. Fark eden birileri dikkatimizi çekmeye çalışsa bile, bunları savunma tavrı gösterebiliriz. Aslında çevremizde de büyük ihtimalle bunları bize yansıtan, bize ayna tutan birileri de olabilir. Birindeki o benzer yön bizi rahatsız ediyor ve biz de bunlardan birilerine yakınıyor olabiliriz. Örneğin; sözümüze sadık olamıyor, söz verip tutamıyorsak, bizim de hayatımızda bize verdikleri sözü tutmayan birileri olabilir. Siz kendinizi sözüne çok sadık biri olarak görüyor ve hatta birilerine verdiğiniz sözleri tutmak adına kendinizden vazgeçiyor olabilirsiniz. Ancak belki de bu kişi kendinizi ihmal ederek kendinize verdiğiniz sözleri tutamamanızdan kaynaklı bu yönünüzü yansıtıyor da olabilir. Bu gerçekten çetrefilli bir konu ve başka bazı parametreler nedeniyle senaryolar her insan varlığının özgün doğasına ve yetişme koşullarına göre farklı olabilmekte.

Burada öncelikle önemli olan, vazgeçmek veya değiştirmek istediğimiz bir alışkanlığımızın olduğunu fark etmemiz, kabul etmemiz, bu istek ve motivasyonu taşımamızdır. İkinci nokta, bu alışkanlığa yıllardır, hatta nesillerdir yapılan yatırımı, mevcut alışkanlık enerjisini küçümsemeden, kendimize karşı şefkatli bir sabır halinde olmamızdır. Bunu dönüştürebilecek sihirli bir değnek olmadığını, bizim dışımızda hiç kimsenin de değiştiremeyeceğini net olarak anlamalıyız.

Bu alışkanlığı sürdürmek isteyen yönümüze ışık tutup, aslında o yönün bu alışkanlıkla ne elde etmeye çalıştığını, yani temelde neye ihtiyacı olduğunu fark etmek de konunun bir diğer çok önemli kısmıdır. Bizi öyle veya böyle davranmaya, düşünmeye, hissetmeye sevk eden bu yönü tanımak ve anlamak, bu durum daha açığa çıkmadan hemen önce kendimizi fark etmemize yardımcı olabilmekte, o noktada yeni seçenekleri devreye sokabilmemize olanak tanıyabilmektedir.

Aklıma Thich Nhat Hanh’ın sözleri geliyor: “Edimde bulunma tarzımız (ve hislerimiz de) düşünme tarzımıza bağlıdır ve düşünme tarzımız alışkanlık enerjilerimize bağlıdır. Bunu anladığımız zaman sadece şöyle demeliyiz, ‘Merhaba, alışkanlık enerjim,’ ve alışkanlık halindeki düşünme ve edimde bulunma modellerimizle iyi arkadaş olmalıyız. Bu kökleş­miş düşünceleri kabul edebildiğimiz ve bunlardan suçluluk duymadığımız zaman üstümüzdeki hâkimiyetlerinin büyük kısmını kaybederler.” (Thich Nhat Hanh, Buda’nın Öğretisi, s.70)

Yazılarım

Meditasyon Hakkında

Meditasyon Nedir?

Meditasyon, varlığımızda ulaştığımız tamlaşma ile her şeyin bir ve bütün olduğu idrakini açığa çıkaran, varlığımızı kalıcı huzura taşıyan bir yöntemdir.

Sankritçe Dhyana olarak ifade edilen Meditasyon, Patanjali’nin Yoga Sutraları’ndaki sekiz kollu sistemin yedincisini oluşturur. Kesintisiz akan konsantrasyondur. Bu esnada zihin sessizleşir, dinginlik yaşanır. Huzur açığa çıkar.

Jayanti Kripalani meditasyonu şöyle tarif eder; “Meditasyon; kendimi, gerçekten kim olduğumu, dış uyaranlara nasıl tepki gösterdiğimi tam anlamıyla tanımaya başlama yöntemidir. Meditasyon sayesinde, asıl kimliğimmiş gibi görünen stresli ve sıkıntılı ‘ben’den çok farklı olan apayrı bir ben keşfederim. Gerçek doğamın, asıl benin temelde çok olumlu olduğunun farkına varırım. Hemen yanı başımda duran huzur okyanusunu keşfetmeye başlarım.” (Jayanti Kripalani, Teoriden Uygulamaya Meditasyon, s.10)

Meditasyon esnasında ortaya çıkan bu huzur halini, günlük yaşamın içinde, özellikle huzurlu kalmanın kolay olmadığı zamanlarda hatırlamak önemlidir. Meditasyon bu bakımdan günlük yaşama katkıda bulunabilir. Bu olduğunda meditasyon yaşam içinde ve eylemde de görünür hale gelir. Huzur bu şekilde giderek tüm anları kapsar hale gelir.

Meditasyon, özel bir felsefe veya gizemli bir şey değildir. Yalnızca sinirsel etkinliklerin yeniden düzenlenmesinden ibaret bir uygulamadır. Bozulmuş sinir sistemimiz olağan işlevine, aslına, orijinaline döner. Aslına dönen sistem, kendinin gerçek varlığının farkına varır, yani kendini bulur ve bilir. Kendini bilen her yönüyle varoluşun amacını keşfeder ve “an”da/“şimdi”de ifade eder.

Meditasyondaki hareketsizlik beyne ulaşan uyarımları azaltır, ta ki neredeyse hiçbir uyaran kalmayana dek. Bu da zamanla bedensel pozisyonumuzun artık farkına varmadığımız bir duruma yol açar. Çünkü bedenimizi kıpırdatmadığımız sürece onu hissetmeyiz. Bu esnada beynin dış katmanının (korteks) etkinliği giderek azalır. Nefes alış verişleri ise – sadece izleyerek – doğal olarak sürdürürüz. Sabırla ve içten uygulamalarla “saf varoluş hali” kendiliğinden gelir.

Meditasyona ilk başladığımızda neler olur?

Zihnimiz her an “çılgın” bir faaliyet içindedir. Karşılaştığımız her şeye ilişkin sürekli bir içsel yorum korosudur bu.  Her anımızda bize eşlik eder.  Zamanla meditasyon bu çılgın faaliyeti durdurur, zihnimizi yatıştırır. İlk meditasyon çalışmalarında zihnimizin sesi daha yükselmiş ve şiddetlenmiş gibidir. Gerçekte olan şudur; dikkatimizi dışa yöneltme durumu ortadan kalkınca, varlığımızda ne olup bittiğini duymaya ve fark etmeye başlarız. Farkındalık kapıları aralanmaktadır. Bulduklarımız bizi şaşırtabilir. Bu şekilde düşünce biçimimizi, kalıplarımızı görüp, kendi kendimizi nasıl da sınırladığımızı fark etmeye başlarız.

Diğer bir ifadeyle, oturup dikkatimizi yalnızca nefesimize yönelttiğimizde, içimizde biriktirdiğimiz her şey ortaya çıkmaya başlar. Bu şekilde dolabımızın kapağını açarak, ışığı içeri aldığımızı düşünebiliriz. Ortaya çıkan ne olursa olsun; açıklamaya, analiz etmeye, çözüm aramaya çalışmıyoruz. Yalnızca umutlarımızı, korkularımızı ve boş düşüncelerimizi tanıyoruz. Sadece izliyoruz.

Meditasyon yaptıkça, kendimizden saklanmak için kullandığımız tüm o enerji, artık hayatlarımızı gerçekten yaşamak üzere açığa çıkmaktadır. Biriktirdiğimiz ve sahip olduğumuz bütün gizli korkular, kuşkular ve nefretler köpürerek yok olup gitmekte ve biz oturup nefes alıp verirken kaçınılmaz şekilde açığa çıkan şefkatle yer değiştirmektedir. Bu beklenmedik, çoğu kişinin açıklayamadığı bir gelişmedir. (Brenda Shoshanna, Zen ve Aşık Olma Sanatı, s.35)

Meditasyon esnasında unutulmaması gereken; nefesten, nefes farkındalığından hiç kopmadan, tam bilinçli ve her şeyin farkında olarak sağlam bir şekilde hareketsiz, nefese odaklı olarak kalmak, ne olursa olsun sadece izlemektir. Beliren her düşünce gökyüzünde hareket eden bulutlar gibi seyredilir. Beliren düşünce fark edildiğinde, dikkat yeniden nefese odaklanır. Herhangi bir duygu ortaya çıktığında direnmeden varlığı kabul edilir ve dikkat yeniden nefese odaklanarak geçip gitmesine izin verilir. Özetle beliren tüm düşünceler, duygular, ortaya çıkan vizyonlar, görsel imgeler, renkler vs. sadece bu şekilde izlenir, geçip gitmesine izin verilir.

Başlangıçta birkaç dakika (5 dakika kadar) ile başlayıp süreç içinde süreyi artırmak uygundur. Tecrübeli hale gelene dek 20 dakikayı aşmadan uygulamak, mümkünse günün aynı saatlerinde her gün yapmak, imkân varsa sabah akşam olmak üzere günde 2 defa uygulamak uygun olur.

Thich Nhat Hanh’ın meditasyon için söyledikleri, meditasyonun ne olduğu ve olmadığı bakımından bir bakış açısı vermektedir: “Bizler aydınlanmaya (samadhi) ulaşmak için meditasyon yapmayız, çünkü aydınlanma zaten içimizdedir. Bir yerleri aramamız gerekmez. Bir amaç ya da gayemizin olması gerekmez. Yüksek bir pozisyon elde etmek için uygulama yapmayız. Bu beklentisizlikle uygulama yaparken, hiçbir eksiğimizin olmadığını, zaten olmak istediğimizi olduğumuzu ve çabalarımızın bir sona geldiğini anlarız. Sadece penceremizden içeri yayılan güneş ışığını görerek veya yağmurun sesini dinleyerek şimdiki anda huzur içindeyizdir. Hiçbir şeyin peşinden koşmamız gerekmez. Her andan zevk alabiliriz. İnsanlar nirvanaya girmekten bahsederler, fakat zaten oradayızdır.”

Meditasyon; bizim yaptığımız bir şey değil, doğal olarak olan bir şeydir.

Meditasyonda;

  • Bir yere ulaşmaya çalışmadan,
  • Beklentiye dayalı koşullanmalarla daha iyi olmaya çabalamadan,
  • Güç ve orjinalite peşinde koşmadan,
  • Çabasız, beklentisiz, korkusuz, saf farkındalıkta kalırız.

Zihnimizi, bedenimizi, enerjimizi, çevremizdeki dünya ile etkileşimimizi farketmeye koyulduğumuzda meditasyon yararlı, yaratıcı bir eylem olarak deneyimlenir. Bir sonuç beklemeksizin kendimizi, ilişkiye geçtiğimiz durumun gerçekliğine açıyoruz. Meditasyon esnasında ilişkiye geçtiğimiz gerçeklik; kendimiziz. Meditasyonda deneyimlediğimiz şey, deneyimleyenin kendisidir.

Nefes ve zihin varsa her koşulda meditasyon uygulanabilir. Meditasyon, omurganın dik ve rahat konumda olmasına dikkat edilerek, sandalye üzerinde oturarak, yerde veya yatar konumda yapılabilir. Yerde oturarak yapılan uygulamalarda, ufak bir minder üstüne oturmak omurganın dik ve rahat konumda kalmasına yardımcı olur. Her eylem de meditasyona dönüşebilir. Her yoga pozu, yürümek, bulaşık yıkamak vs. meditasyon olarak uygulanabilir. Yapılan eylem esnasında nefes odaklı bir şekilde dikkat eylemde toplandığında, o eylem meditasyon pratiğine dönüşür.

Yazılarım

Bizi kontrol eden inançların ve değerlerin fark edilmesi neden önemlidir?

Beni kontrol eden inançları, değerleri, özellikleri, kimlikleri keşfedersem, kendimi baştan tasarlayabilirim, değişebilirim.

Bizi biz yaptığına inandığımız, belki de hayatımız boyunca yatırım yaptığımız inançlarımızı, değerlerimizi, özelliklerimizi, sahiplendiğimiz kimlikleri bırakma, değiştirme ihtimali bile bizde “o zaman bana ne kalır, ben ben olmaktan çıkarım, benim için ölüm anlamına gelir” gibi düşünceler yaratabilir, direnç hissettirebilir.

Tüm bu inanç ve değerlerle bugüne kadar geldik ve bunlar da öyle veya böyle bize bir şekilde hizmet ettiler. Etmeselerdi süremezlerdi. Ancak madalyonun diğer yüzünde ise olan, bunların aynı zamanda bizi, düşüncelerimizi, hislerimizi, davranışlarımızı kontrol ediyor olmalarıdır. Çünkü bunlar bir kere edinildiklerinde çoğumuz onları sorgulamayız, hatta bilinçli bir şekilde üzerlerinde düşünmeyiz bile. Artık bilinçdışımızda bizim için ben algımıza dâhil olmuş bir yazılım olarak arka planda çalışmaya devam ederler. Kimi sarsıcı deneyimler sonucu yeniden gözden geçirme durumunda kalmadan da bu inanç ve değerlere genelde pek ışık tutma ihtiyacı duyulmaz.

Oysa bunlardan bir kısmı, artık bize hizmet etmiyor veya yıkıcı bir şekilde çalışıyor olabilir. İçimizdeki huzuru, yaşamımızdaki dengeyi bozan, içimizdeki sevgi ve şefkati baskılayarak, yargılayıcı, eleştirel, suçlayıcı, ötekileştirici bir bakış açısını devrede tutmamıza, içimizde öfke, içerleme, suçlama, çaresizlik, haset gibi olumsuz hislerin açığa çıkmasına veya eyleme geçemememize, sürekli yetersiz hissetmemize, değersizlik düşüncelerinin gelişmesine, akli melekelerimizi kullanamamamıza ve bir şeyleri sorgulayamaz ölçüde korku geliştirmemize de sebep olabilirler.

Bu inançlar/değerler/özellikler/kimlikler günlük yaşamımıza öylesine işlemiştirler ki, en sıradan rutinlerimizde, alışkanlıklarımızda, en sıradan düşüncelerimizde, tavırlarımızda ve her gün hissettiklerimizdedirler. Bunların önemli bir kısmını kendimiz bile oluşturmamış olabiliriz. Çoğunu ebeveynlerimizden ve atasal aktarımlardan, yaşadığımız toplumdan, anne rahmine düştüğümüz andan itibaren büyüme sürecinde öğreniriz ve içselleştiririz. İşte bunları fark etmek, bunları keşfetmek ve sorgulamak ise artık bize yapıcı manada hizmet etmeyenlerini, etmeyen yönlerini değiştirmemize imkân tanımak adına olmazsa olmaz önemdedir.

Çünkü her konuda iyileşmek, şifalanmak için değişim, değişim için ezber bozmak gerekir.

Bunları fark etmek nasıl mümkün olabilir? Bunlara dair çeşitli tekniklerden söz edilebilir. Ancak tüm bu teknikleri bilmeden dahi başlangıç olarak yapılması mümkün olan, sabah gözümüzü bu yönde sağlam bir niyetle açmak ve uyandığımız andan itibaren sanki her şeyi ilk defa görüyormuş, sanki ilk defa düşünüyor, sanki ilk defa hissediyor, sanki ilk defa yapıyormuşçasına fark ederek, bunların izini sürmeye başlamak olabilir.

Dikkatimizi nefesimize odaklamak, dikkatimizin nefesimizden uzaklaştığını her fark edişimizde yeniden nefes alış veriş farkındalığına dönmek bu konuda temel yardımcımızdır.

Ayrıca bu süreçte anımsayalım ki biz; vicdani değer ve niteliklerimizden, huzuru, barışı, sevgiyi, şefkati, öz güveni, dengeyi, birliği, bütünlüğü büyüten, güçlendiren ve geliştirenlerden vazgeçmiyoruz, aksine bunlara engel olanlardan, bloke edenlerden, yıkıcı nitelik gösterenlerden vazgeçiyoruz. Yine de en yapıcı görünenler konusunda bile uyanık olmak, huzuru, birlik-bütünlük hissini, şefkati büyütene yönelme konusunda açık ve özgür hissetmek en güzeli olmaz mı?!!!…

Yazılarım

Sabote görünümlü söylem ve tavırlarla karşılaşmak…

Size anlamlı, önemli gelen emek verdiğiniz konularda bugüne kadar hiç bir şeyi yapamadığınızı, başaramadığınızı, hiç bir şey beceremediğinizi, boşa kürek çektiğinizi söyleyenler, zihinsel, duygusal bakımdan aşağılayıcı ve uygunsuz şekilde sizi etiketleyenler, bugüne kadar gösterdiğiniz tüm azmi, disiplini, hatalardan aldığınız dersleri, değişimi, emek ve çabayı bir anda sıfırlayanlar olabilir.

Öyle söylediler, davrandılar diye öyle mi olacaktır? Öncelikle söyleyen kişinin, farkında olsun olmasın bir şekilde yaralı olduğunu, çaresizce yarasını diğerlerine yansıttığını söylemek mümkün.

İnsanız ve bunlar bizi etkileyebilir. Hiçbirimiz mükemmel değiliz, hatalar yapabiliriz. Patalojik manada narsist değilsek, zaman zaman kendinden şüphelenen, kendine güven duygusunda inişler çıkışlar yaşayabilen bir insan varlığı olarak bu tür ifade ve davranışlardan doğal olarak etkilenebiliriz. Bunlardaki haklılık payı üzerinde kafa yorabilir, reddedebilir, kabul edebilir, savunmaya geçebilir veya biz de benzeri bir karşılık verebiliriz. Yine de bir aşamada tüm bunların, sözlerin ve davranışların sahibinin kendi projeksiyonu olduğunu ve size bu şekilde yansıtmış olma durumunu anımsamak önemli.

Nötr kalabilmişsek, nötürleyebilmişsek ne ala. Ancak etkilenmişsek, etkileniyorsak yani o söylemler, davranışlar bir zehir gibi bilincimize sızıyor, asit gibi yakıyor, hazmedemiyor, öfkeleniyor, kendimizden şüpheleniyor veya kabul edip kendimizi hırpalıyorsak bu durumda yapacağımız şey, bunları doğru kabul etmek veya egosal nitelikte saldırgan yanıtlar üretmek değil, kendimizde bunlardan etkilenen tarafa bakmak, oraya ışık tutmak, bunlardan etkilenen yaralı tarafımızı, belki de kendimize böyle söyleyen ve davranan iç sesi veya sesleri bulup onu şifalandırmaktır.

Yazılarım

Veriş Niyetimiz

Maddi ve/veya manevi olarak karşılıksız verdiğimizde neler olabilir?

-İyilik yaptığımız fikriyle farkında bile varmadan egomuz büyüyebilir, kibre, gurura kapılabiliriz.

-Verdiğimiz tarafı minnet borcuyla yüklemiş olabiliriz.

-Verilen tarafı almaya bağımlı hale getirebiliriz.

-Alan taraf da karşılıksız vermeyi öğrenebilir.

-Veren taraf koşulsuz verişin ve hizmetin manevi hazzını tadabilir.

-Verenin bu imkân için yüreği şükürle dolabilir.

Bunların birden fazlası bir arada da olabilir. Bu ihtimaller belki daha da çoğaltılabilir. Ne türden etkileri olduğunu ancak süreçte öğrenebiliriz.

Karşılık almadan veremiyorsak veya bazen koşulsuz karşılıksız verip, bazen de karşılık alarak yaptığımızda da süreçte beliren durumlardan öğrenme konusu yine aynı.

Bir de söylenenlere göre an’da an’ın dikkatiyle her durumun özgün niteliklerini yüreğimizde hissederek eyleme geçmek var ki, bu da ancak önceki süreçlerden geçerek mümkün görünüyor ve yine ancak süreçteki ifadelerinden neye veya nelere hizmet ettiğini fark etmek mümkün olabiliyor.

O zaman önceden nasıl bileceğiz? Garanti isteyen egosal yönün, zihnin bir sorusu. Bana göre cevap; dünya zemininde yaşamı, doğrusal zaman fonksiyonuna göre deneyimlediğimiz sürece bunu bilemeyeceğimiz.

Her birimiz gerçek niyetimizi fark etmeye dikkat kesilerek, o anki vicdan yapımıza göre hareket edip, öyle veya böyle süreçte göreceğiz, öğreneceğiz. Niyetimiz önemli…

Yazılarım

Parmağa değil, parmağın işaret ettiğine bakmak…

Öncelikle belirtmek istediğim yazdıklarımın tamamen öznel olduğu. Ki bu ifade ettiğim her şey için de geçerli.

Gurular, ruhsal öğretmenler, mürşitler konusu çok kadim ve çok hassas bir konu.

Bu öyle bir konu ki, sizin o kişiyi öyle kabul etmeniz, o kişinin gerçekten de manevi manada gelişmiş olup olmaması, “gerçek” bir guru olup olmamasından daha öncelikli bir durum yaratıyor. Siz buna bir defa inandınız mı, onun haline tavrına, ağzından çıkan her söze bir nevi kutsallık atfedip, bir hikmet aramaya odaklanabiliyorsunuz ve/veya sizinle ilgili söylediği, size yaptığı her şeyi mutlak doğru ve gerçek olarak kabul edip, kendinizi tam bir onay bağımlılığı halinde bulabiliyorsunuz. Hatta o kişinin onayını, ilgi ve sevgisini almak adına, kendinizi onun gözünde olduğunuz izlenimini edindiğiniz kişi haline getirebiliyorsunuz ve bu yeni kişiye siz de inanabiliyorsunuz.

Tüm bunları o kişi mi yapıyor? Aslında o kişinin böyle bir niyeti olsun olmasın bu nevi durumlar biz izin verdiğimiz, irade gücümüzü daha yüksek bir otorite olduğuna inandığımız birine veya bir şeye verdiğimiz, sunduğumuz için, çeşitli nedenlerle biz kendimize yapıyoruz. İtirazları duyar gibiyim.

Çoğu durumda bu, bilinçdışı anı ve öğrenilmişliklerle ilgili olabiliyor. Farkına dahi varmadan böyle bir deneyimin içine kendimiz neden sokuyoruz? Çünkü bu süreçten, bu süreçte deneyimlenenlerden öğrenmeye ihtiyaç duyuyoruz, öğreniyoruz. Varoluş amacımızı, potansiyelimizi fark edip ifade edebilmek adına tüm bu yaşananlarla öğrenebildiğimiz kadarıyla öğreniyoruz. Kabul etmek bazen hiç kolay olmasa da, bu deneyimleri ihtiyacımız olduğu için yine biz yaratıyoruz.

Kişinin bir ruhsal rehber, ruhsal öğretmen arayışı/ihtiyacı oldu mu, bu arayışın farkında olsun olmasın, kendi içindeki öğretmen modeline uyan biriyle karşılaştığında o kişiye yansıtabiliyor. Bu yaşamımda benim de manevi öğretmen veya ruhsal rehber olarak gördüğüm, öyle kabul ettiğim, bu arayışı yansıttığım insanlar oldu. Ancak 2009 yılı bu arayışımın sonlandığı veya daha uygun bir ifadeyle bu konuya bakış açımın kökten değiştiği bir yıl olma özelliği taşır.

Bilincine varabildiğim kadarıyla, benim deneyimimde bu son buluşla olan bakış açısı değişikliği neydi derseniz? Arayış bir kez sona erdiğinde, hayatınızdaki tüm insanlar, karşılaştığınız herkes, doğa, dünya, canlı cansız her şey sizin öğretmeniz oluyor.

Herkes ve her şey gelişiminin hangi aşamasında, hangi noktasında olursa olsun ondan öğrenebiliyorsunuz.  Siz de; sadece var olarak, nefes alarak, yaşayarak aynısını hayatınızda olan, her boyutta ve frekansta yolunuzun kesiştiği herkes için yapıyorsunuz.

Çok klişe olacak, olsun. Gerçek guru, gerçek öğretmen içimizde. Dışımızda algıladıklarımız da bizi er geç içimizdekine yönlendiriyor.

Parmağın işaret ettiği nedir? Kendimizde, bizde, her birimizde, içimizde olan, öz, kaynak…

Sözlerimi Chandogya Upanişad’dan bir alıntı ile bitireyim:

“Tanrı’nın şehri olan bu bedende, kalp; kalbin içinde de küçük bir ev vardır. Bu ev lotus şeklindedir ve bilinmesi gereken her şey oradadır.

Orada ne vardır? Bu şey niçin o kadar önemlidir?

Kalbin lotusu içindeki evren, dışarıdaki evren kadar büyüktür. Gökyüzü, yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve bütün her şey onun içindedir. Dış alemde var olan her şey, bu iç alemde de vardır. … Tanrı, kalbin lotusu içindedir. Bunu bilen bilge kişi, her gün bu kutsal mabede girer.”

Yazılarım

Kendinden Başla, Çünkü Sadece Bu Mümkün

Değiştirebileceğimiz, dönüştürebileceğimiz, bilebileceğimiz kadarıyla bilebileceğimiz, her şeyi onun üzerinden, onun aracılığı ile deneyimleyebileceğimiz şey ne? Kendimiz, kendilik bilincimiz… Ta ki “ya herşey ve herkes olarak ya da hiçbir şey ve hiç kimse olarak Bütün’ün/Bir’in/Olan’ın içinde eriyene dek…”

Buna dair gerçek anlamdaki ilk fark edişin hikâyesidir bu siteye adını veren…

Himalayalar’ın varlığından ilk haberdar olduğumdan beri “Dünya’nın çatısı” olarak orada bulunmayı dilemiştim. Bu hayal 2004 yılının Mayıs sonu Haziran ayı başında Everest’in Nepal yönünden çıkılan bölgesinde yaklaşık bir haftalık bir trekingle gerçekleşti.

O ilk Himalaya Dağları ziyareti yaklaşık iki yıldır öğrencisi olduğum yoga öğretmenimin bize vesile oluşu ve eşliği ile gerçekleşti. Nepal’in başkenti Katmandu’da ruhsal bir öğretmen ve rehber olarak yaşayan Gurudev Shree Sadhak Satyam (Swami Akhandananada) ile daha Katmandu’ya varır varmaz bir araya geldik ve öğrendik ki Gurudev Himalayalar’a yapacağımız yürüyüşte bizimle olacaktı.

Seyahat öncesinde, bir arkadaşıma Himalayalar’a “kendimle yüzleşmeye, içimde habis her neyse onunla karşılaşmaya gidiyorum” demiştim. İnsan kendindeki habis şeyleri bulmaya, gölgeleriyle karşılaşmaya büyük bir özlem duyar mıymış, duyarmış işte…

Bu niyetime evrenden daha dağlara ulaşmadan karşılık geldi. Lukla’ya gitmek üzere havaalanında beklerken Gurudev’e sorduğum ilk soruda geldi bu karşılık. Soruyu hatırlamıyorum bile, duyduklarım “bencil” ve “Dünya’yı değiştirmek” istiyor gibi ifadelerdi.

Bencilliği tamamen olumsuzlayan bir yaklaşımım vardı ve üstelik kendimi de öyle görmüyordum. Böyleyken bu yaftayı herkesin içinde duymuş olmak da o an ayrı bir utanç kaynağı olmuştu. Aslında tam olarak neye ağladığımı dahi ayırt edemeden ağlıyordum…

Dağlardaki yürüyüşlerde uzun kendimle kalışlar esnasında, doğanın temiz, duru ve destekleyici enerjisinin de yardımıyla bencilliğimle; aslında ne kadar beklentili olduğumu, kendine bakmadan Dünya’yı ve diğerlerini değiştirmek isteyen ve bunun için çalışan egomu fark ederek yüzleşmiştim.

Bu seyahat; sadece kendimizi değiştirebileceğimizi, değişimin ancak bizden başlayabileceğini idrak sürecimin bir miladı olmuştu.

Değişim ancak ve ancak kendimizde mümkün ve kendimizden başlamaktaydı. Sadece doğal bir getiri, bir nevi yan etki olarak, ancak isteyen ve hazır olanlar için yapışlarımızla, model olarak dalga dalga yayılabilmekteydi. Üstelik ulaşılmak istenen amaç bu olduğunda yine egoyu beslemekte, bencilliği büyütmekteydi.

İşte, kendimizden başlayarak ve her an yeniden kendimizden başlama durumunu, Bütün’ün hayrına koşulsuz hizmet bilinciyle beklentisizce, şefkatle ve kararlılıkla sürdürmek, elimizden geldiği kadarıyla değişim-dönüşüm halinde olmak dışında yapılacak ne vardı…

Bu, olup bitecek bir halin değil, tam aksine her an yeniden başlayan sonsuz öğrenim sürecinin başlangıcıdır. 

Yazılarım

Blog Fikri

Blog yazma fikri ani bir ilhamla, Leo Lutherford’la Kasım 2019’da Yıldız Kızı Şamanik Şifa Çemberi Uygulayıcı Eğitimi’ne katılmamın akabinde ortaya çıktı. Eğitimden bir gün önce Leo’nun bir seminerine katılmış ve ruh rehberimizle tanışma amaçlı alt dünyaya şamanik yolculuk yapmıştık. O yolculuk esnasında bu yaşam misyonumla ilgili yeni bir görü almış, ertesi gün başlayan eğitim esnasında Leo’nun topluca hepimize yaptığı Yıldız Kızı Şamanik Şifa Çemberi uygulaması sırasında gelecekte yapıyor olduklarıma dair huzur, güven ve coşku hissinin eşlik ettiği vizyonlar almıştım.

İstanbul’dan Antalya’ya döndüğümde, tam anlamıyla kelimeye dökemediğim ancak olduğunu yüreğimde tüm hücrelerimde bildiğim bir değişim söz konusuydu.

Değişim dönüşümler bir anda, biri veya bir şey nedeniyle oldu gibi görünebilir. Oysa önceki dönemde, niyetlerimize uyarlı eylemlerimiz dâhilindeki hazırlık sürecidir o değişime yol açan, ilmek ilmek, adım adım… Vesile oluşlardan söz edilebilse de, işin aslı hiç kimsenin veya hiçbir şeyin bizi bir anda sihirli değneği ile dönüştürmesi söz konusu değildir. İnsan o anda sihirli bir dokunuş oldu illüzyonu yaşasa da veya buna inanmak istese de, mutlak bir hak ediş söz konusudur. Bileğin hakkıyla emekle kazanılmıştır. Varlığın potansiyeli dâhilinde süreçte öğrenilecekler, edinilecek değerli dersler için sunulanlar da bir hak ediştir. Öyle ya da böyle değişim-dönüşüm sadece ve sadece biz istediğimiz, hazır olduğumuz ve potansiyelimiz olduğu için gerçekleşir.

Konunun özü, yaşamın her anında “bilmemiz gereken bize açıklanır, ihtiyacımız olan bize gelir ve herşey olması gerektiği gibi olması gereken zamanda olur” ve bizim bunları nasıl deneyimlediğimize, bunlarla ne yaptığımıza, başımıza gelenlere nasıl tepki verdiğimize göre biz bugünkü biz oluruz ve yeni bize doğru evriliriz. İşte bu değişimin kelimelerle tanımlanamasa da farkına varıldığı anlardan birini deneyimliyordum ki, Blog yazma fikri sanki hep zaten oradaymışcasına belirdi.

Bir gün yaşanmışlıklara, yıllarca tuttuğum günlüklere aktardığım yoga ve meditasyon pratiklerine dair deneyimlerimi, danışan olduğum kendi regresyon seanslarımda ortaya çıkan yaşam öykülerini yazmayı ve kitaplaştırmayı düşünüyordum.

Blog yazma fikriyle birlikte, söz konusu deneyim ve öyküleri, farkındalıklarımı, içsel yolculuk süreçlerimi blog yazılarımla da ifade edip paylaşabileceğimi fark ettim.

Bu paylaşım sürecinin okuyanları, kendi içimize doğru yaptığımız ve gerçekte ne olduğumuza dair sonsuz oluş yolculuğumuz için ilham verip cesaretlendirmesini diliyorum. İfade bulmuş olması da yeterlidir.

Bütün’ün en yüksek hayrına olsun…